Monday, August 27, 2012

on the way to contemplation


düşünsene, sevgilin seni kızdırdı diye sinirlendiğin kasiyer telefonda eve gelirken ekmek almasını söyleyen annesine sinirleniyor ve tüm ağlamayı haketmeyen ablalar gibi sağ elinde sigarayı tutup başını elinin içine dayarken tuzlu sular dökülüyor dudaklarına.

düşünsene, senin paranın, evinin, akşam evde yiyecek bir şeyler bulabilmenin huzurunu tadabilmen için, birileri aç kalmak zorunda kalıyor; senin okuluna giderken geçtiğin üst geçidin basamaklarında elini açmak zorunda kalıyor. hepsinden önce yürüyebildiğine şükretmen için birilerinin bacağını kaybetmiş olması gerekiyor.

hayatında yalnız olmadığına, yan odanda sevdiğin insanların, aile bireylerinden birilerinin uyuyor olduğuna sevinmen için, yalnızlıktan deliren insanları görmen, okuman, seyretmen gerekiyor. onların evlerinden sevdiklerinden kilometrelerce uzaklara gönderilmesi gerekiyor sen yastığa başını koyduğunda huzurlu uyu diye, senin o eksikliklerin yok, fazlalıkların var diye...
sen sabahın köründe uyandığında saatin kaç olduğunu anlayamayan insanlar olduğunu unutuyorsun kuşların göç ederkenki çığlıklarını buharlaşmış camlı, bazı odaları soğuk bazı odaları sıcak evinde dinlerken. ki bir bilsen, o mahmurluğu, o güneşin tam doğmadan önce gökyüzünde yarattığı lacivertten açık maviye dönen havaya bakarken "evet ya tam da sabahın körü, saat 6 falan mı?" diyen sen yerinde olmak isteyen ne kadar insan var. bir bilsen tek bir saat diliminde yaşıyor, yaşayabiliyor olmak ne demek, nasıl da bilirsin anlamını her şeyin.

bir kasiyere kızan akılsız bir çocuk kaprisi mi neden oldu birilerinin beni bu şehirden alıp götürmesine?

No comments:

Post a Comment