düşünsene, sevgilin seni kızdırdı diye sinirlendiğin kasiyer telefonda eve
gelirken ekmek almasını söyleyen annesine sinirleniyor ve tüm ağlamayı
haketmeyen ablalar gibi sağ elinde sigarayı tutup başını elinin içine dayarken
tuzlu sular dökülüyor dudaklarına.
düşünsene, senin paranın, evinin, akşam evde yiyecek bir şeyler
bulabilmenin huzurunu tadabilmen için, birileri aç kalmak zorunda kalıyor;
senin okuluna giderken geçtiğin üst geçidin basamaklarında elini açmak zorunda
kalıyor. hepsinden önce yürüyebildiğine şükretmen için birilerinin bacağını
kaybetmiş olması gerekiyor.
hayatında yalnız olmadığına, yan odanda sevdiğin insanların, aile
bireylerinden birilerinin uyuyor olduğuna sevinmen için, yalnızlıktan deliren
insanları görmen, okuman, seyretmen gerekiyor. onların evlerinden
sevdiklerinden kilometrelerce uzaklara gönderilmesi gerekiyor sen yastığa başını
koyduğunda huzurlu uyu diye, senin o eksikliklerin yok, fazlalıkların var
diye...
sen sabahın köründe uyandığında saatin kaç olduğunu anlayamayan insanlar
olduğunu unutuyorsun kuşların göç ederkenki çığlıklarını buharlaşmış camlı, bazı
odaları soğuk bazı odaları sıcak evinde dinlerken. ki bir bilsen, o mahmurluğu,
o güneşin tam doğmadan önce gökyüzünde yarattığı lacivertten açık maviye dönen
havaya bakarken "evet ya tam da sabahın körü, saat 6 falan mı?" diyen
sen yerinde olmak isteyen ne kadar insan var. bir bilsen tek bir saat diliminde
yaşıyor, yaşayabiliyor olmak ne demek, nasıl da bilirsin anlamını her şeyin.
bir kasiyere kızan akılsız bir çocuk kaprisi mi neden oldu birilerinin beni
bu şehirden alıp götürmesine?
No comments:
Post a Comment